Bugün de yazamadım, bugün de yeni kitaba başlayamadım. O derece şaşırttı ki beni güzel ve yalnız ülkem, yeni kitaba başlamaya niyetlendiğim aklımın ucundan geçmedi bugün. Anlatayım. Namık Kemal’in meşhur tiyatro eseri Vatan yahut Silistre’yi bilirsiniz. Yani öyle olduğunu umuyorum… Neyse işte Kırım Savaşı için cepheye giden sevdiceğini görebilmek uğruna erkek kılığına girip cepheye koşan Zekiye isimli kızın hikayesidir desek yalan olmaz. Dur elim değmişken kişiselleştireyim. Nadir’ciğimi alsaydılar mesela askere yahut o serseri, piyesteki kahraman gibi gönüllü yazılsaydı askere, peşinden gider miydim, bir müddet bunu alıp verdim aklımda. Yazamayışımın ikincil nedeni bu. İlki? Dur okurcuğum, anlatacağım. Vallahi giderdim, billahi giderdim. Hatta babaannemden naklen bünyeme yerleşmiş olan dominant mizacımla kocamı eve kilitler, onun yerine kendim gideceğim diye tuttururdum. Dırdırımdansa evinde kalmaya razı geleceğine eminim. Zaten benim biriciğim Vatan yahut Silistre’deki aklı evvel İslam efendi gibi öyle gönüllü asker olayımlara falan kalkışmazdı. İki kitap yazar savaşı bitirirdi, öyle kutlu ve kuvvetliydi kalemi. Ah sevdiğim… Ne çok özlüyorum. Fakat mevzumuz bu değil, süzgeç ve maaştan bahsetmem lazım. Süzgeçle maaşı bir cümleye sokan bir rakam. 144 rakamı, markette görür görmez tanıdım. Dershaneciliği bırakıp okul öğretmeni olduğum ilk sene yani 2000 yılındaki maaşımın, benim için en anlamlı bölümüydü 144 milyon. Düz (ne demekse) öğretmen maaşı 600 milyon hocam, size yabancı dil tazminatıyla 744 milyon ödenecek. Öyle demişti muhasebeci kız. Ben de içimden vay be demiştim, helal olsun bana. Semtin en dandik devlet okulunda okutsunlar, üniversitede İngilizcenin “i”sini görme, meslek desen Tarih öğretmenisin yabancı dil ne alaka? Fakat yine de yaklaşık bir asgari ücret kadar ilave para verecekler ha? Üstelik adamakıllı bir sınava soktular, kafadan değil. Her giren öğretmene de tazminat vermediler hani. Belli puanın üstünü alanlara anca. Nasıl gururlanmıştım. Birkaç ay sonra uğruna gelinlik giyeceğim aşkım nasıl övünmüştü benle, önüne gelene anlatmıştı. Tamam tamam sadede geliyorum, bi dakka yaa! Ülkede kafası karışık tek benmişim gibi davranma rica ederim. Neyse gelelim süzgeç bahsine. Geçenlerde benim bulaşık makinası bi sapıttı. İki tel süzgecimi nasıl olduysa benek benek paslı çıkardı. Sirkeye bastım, cifledim ne metotlar neler, nanay. Pas lekeleri çıkmıyor arkadaş. Ne yapayım ben de el mecbur yeni tel süzgeçler bakayım, hani şöyle iki boy olsun mesela, birinde pirinç yıkanır ötekinde soğan ovulur gibisinden. Sevmem aslında yeni bir şey satın almayı. Mecbur kalınca anca. Gittim markete girdim, züccaciye reyonuna yöneldim, aman da şıkır şıkır tel süzgeçler. Ben bir sevin! Hemen, yahu bunlar tek boy muymuş, yok mu bir ufağı diye altlardaki rafı eşelerken gözümle fiyat etiketi arasında, gözlüksüz de görebildiğim o sihirli mesafe oluştu, şansa bak. Ben birini buldum bir daha alayım diye iştahla aranırken, 22 cm. çapındaki o düüüümmmdüz tel süzgecin fiyatı ile müşerref oldum: 144 Türk lirası! Oha! Bu rakamı maaş diye aldım ben kardeşim, siz komple sakatatçıya mı verdiniz beyninizi? Netice malum. Ateşe değmiş gibi yerine bıraktım süzgeci, ağzımın içinde akide şekeri gibi iki okkalı küfür yuvarladım ve çıktım. Şimdi hafta sonunu bekliyorum. Semt pazarında deneyeceğim şansımı. Ne diyordum yahu? Namık Kemal miydi, yazılmayı bekleyen yeni kitap mıydı konu, neydi? Ama çok sevdim ben kocamı be.
Yorumlar
Yorum Gönder